13 Mart 2016 saat 18:44’te blog yazımın başlığı güle eğlene Budapeşte iken 18:45’te aldığımız dehşet haber ile Kalbimiz Kapkara #Ankara’ya dönüştü. Dehşet haberi aldığımızda zamanı 18:44’e sabitlemek istedim. Yanlış haber olmuş olsun lütfen diye geçirdim içimden. Ama kabullenmesi zor gerçek ortadaydı.
Eşim sıranın bize gelmesini beklerken bir yandan da telefonuyla haberlere göz atıyordu bana çaktırmadan. Ne oldu, kötü bir şey mi var diye sorduğumda kısa bir sessizlikten sonra Ankara’da patlama olmuş, Güven parkta dedi. Sonraki cümlesini kurmasına izin bile vermeden annemler dedim ve Göksu çoktan arama tuşuna basmıştı. Çok şükür onlar iyilerdi ama ya diğerleri? İnsanın içi cız eder ya, öyle cız etti içim. Gözümün önünden tek tek arkadaşlarım, dostlarım, akrabalarım geçti. Kendimi acı haber tez duyulur, hepsi iyilerdir diye avutmaya çalıştım. Peki ama ya tanımadığım onca insan. Hayat mücadelesinde önemli bir basamağı başarıyla geçmeye çalışan gençlerin tam oh sınav bitti biraz kafa dağıtalım dediği anda yapılır mı bu? Gerçi hangi anda yapılır ki zaten…

Sabah işe geldim, tüm gazeteleri aldım masama, içlerinden duygularımı en iyi ifade ettiğini düşündüğüm bir kaç gazete seçtim. Posta gazetesinin başlığı ve kullandığı görsel dikkatimi çekti. “Kalbimiz Kapkara Seninleyiz Ankara” ve görseller patlama anını veya enkazı fotoğraflaştırmamış tam tersine hayalimizdeki Ankara’yı hafızalara kazımaya çalışmış, daha birleştirici bir mesaj vermeyi amaçlamış. Ama tabi ki gerçek değişmiyor, 34 ölü 125 yaralı. Hayatın anlamsızlaştığı anlar bunlar. ikinci işim Facebook’u açma oldu ama elim bir türlü Ankara grubuna gitmiyordu, güvende işaretlerini görmek istiyordum ama ya işaretlemeyen arkadaşım, dostum varsa. İnsan her zaman suçlayacak birilerini arıyor. Politikacılar suçlu, polis suçlu, Suriyeli mülteciler suçlu, duraktan geçen insan suçlu, sınava girip iyi vakit geçirmeye çalışan genç suçlu, arkadaşları ile buluşup üç beş muhabbet eden amca suçlu… bu liste uzar gider, sonunda birine suçlu damgası vurulur ve insanoğlu doğası gereği rahatlar, duruma alışır ve bununla yaşar. Kendini suçlarsa yaşayamaz, mutlu olamaz, olmamış gibi davranamaz… Ama iğneyi biraz kendimize batırmamız şart, oturduğumuz yerde bir şey yapmayarak, günlük alışkanlıklarımız ile hiç bir şey değiştiremeyiz.
Son zamanlarda özellikle Tuna doğduktan sonra sık sık soruyorum. Çocuğumun nasıl bir dünyada yaşamasını istiyorum ve ben bunun için ne yapıyorum? Herkes evladı için en iyisini ister ve bunu sağlamak için çalışıp durur. Ben evladımın barışçıl bir ortamda, olayları sorgulayan, yorumlayan, iyi dinleyen, fikrini özgürce korkmadan ifade eden, haksızlığın karşısında duran, adaletin peşinden koşan, doğru bildiğini savunan ve kanıtlayan, araştıran, eğitimli, kadın-erkeğe eşit yaklaşan, saygılı, çağdaş, iletişim kuran, vicdanlı bir insan olarak görmek isterim. Ancak bu saydıklarımın en başına sevgiyi koyarım. Anne Baba olarak bizim sorumluğumuz sevgiyi aşılamak. Peki sevgi öğretilir mi? Ben kesinlikle öğretilebileceğine inananlardanım. Pedagoglara göre bir çocuğun karakterinin önemli bir kısmı 3 yaşına kadar oluşuyor yani ilk 3 yıl çok önemli. Sanırım ileriki yaşlarda karakteristik sorunlarla karşılaşıldığında o yüzden çocukluğuna dönersek gibi bir cümle kuruluyor. Ben daha yaşanılır bir dünya için düşüncelerimi yazmaya ve günümüz teknolojisini kullanarak paylaşmaya çalışıyorum. Çocuğuma daha çok vakit ayırmaya, sevgi dolu mutlu anlar geçirmesini sağlamaya çalışıyorum. Aynı zamanda şimdiden zorluklarla mücadele etmesini, canı yandığında bunun olabileceğini, bir dahaki sefere daha dikkatli olmasının gerektiğini büyük bir insana anlatır gibi bıkmadan usanmadan anlatıyorum. Evet sözcüğü kadar Hayır sözcüğünün de önemli olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. Kendimi geliştirmeye, doğru bilginin peşinden koşmaya, araştırmaya, karşımdakini anlamaya, empati kurmaya, stressiz yaşamaya odaklamaya çalışıyorum…
Bu kadar karamsar bir ortamda yine de hayata umutla bakmaya çalışan çocuklar yetiştirmek bizim elimizde. Ben çocuğumun benim, anneannesinin, babaannesinin, dedesinin yaşadığı döneme imrenmesini istemiyorum. Ufacık bir katkım dahi olsa güzel bir tablo için elimden geldiğince çabalıyorum.
Unutmamak gerekir ki terörün dili, dini, ırkı, yaşı yok. Karşısında tek yürek, tek bilek olmak şart.
Tüm çocuklarımızın daha barışçıl bir dünyada sevgi ile büyümesini diliyorum…
Dilara
Leave a comment